HANİ UMUDUMUZ VARDI GÜNEŞ NEREDE 8. BÖLÜM
Hasan Murat

Hasan Murat

HANİ UMUDUMUZ VARDI GÜNEŞ NEREDE 8. BÖLÜM

29 Ocak 2019 - 16:23

Her gün yanından geçtiğim, kapısında nöbet tutan polise tebessüm ettiğim karakolun içindeyim şimdi. Gece karanlığını sabaha terk etmek üzere ancak anlatması zor, garip bir telaş var burada. Bir odadan diğerine geçen üniformalı polisler, idam sırasını bekler gibi boynunu bükmüş birçok insan boyası solmuş duvarlara yaslanmışlar ve dalıp gitmişler uzaklara. Ellerim kelepçeli olarak içeriye girdiğim zaman öylesine bakıyorlar bana. Hatta bazıları tebessüm bile ediyor, aramıza hoş geldin der gibi. Tuhaftır, hepsinin bakışlarında tarif edemediğim bir gizem saklı. Ama ben, bu gece kokulu bakışların ne anlama geldiğini düşünemeyecek kadar doluyum şu anda. Arkamdan itekleyen polis memuru yorulmuş olmalı, sırtımda hissettiğim sert eli, ağır adımlarımı hızlandırıyor birden.

Kelepçeyi çok sıkı takmış, acıyor bileklerim. Birkaç defa kelepçe sıkıyor mu diye sormasına rağmen söylemedim nedense. Daha doğrusu söyleyemedim. Çünkü onun sorduğu zamanlar da yüreğim anne diyordu, dilim anne diyordu. Annenin söylendiği beden de ise başka cümleye yer yoktu. Hala beni neden getirdiklerini söylemediler. Onlar da biliyor bende aslında. Boşu boşuna birbirimizi yormak istemedik sanırım. Arkamdan itekleyen ellerin sahibi, yarı sert bir şekilde konuşuyor:

"Burada uslu uslu otur bakalım delikanlı, birazdan komiserim çağırır seni."

Ne derse yapıyorum. Gösterdiği yere çökerken yine göz göze geliyorum gece kokulu bir çift bakışla. Ürperiyor içim birden, Kelepçeli ellerimi göğsüme sürerek acımı hafifletmeye çalışıyor ve susuyorum. Ben susuyorum ama yüreğim hala anne diyor, hatta haykırıyor, Anne gitme, anne seni çok seviyorum. Ne kadar zamandır buradayım bilmiyorum. Ancak etrafımda benim gibi bekleyenlerin birer birer oldukları yere sızmaları zamanın hayli ilerlediği gösteriyor. Bileklerim iyice uyuştu, acıyı ise artık hissetmiyorum bile. Soğuk metal parçalarının bileğimde oluşturduğu morluklara takılıyor gözlerim. İnce bir kan rengi kelepçeye bulaşmış. İçimde tufanlar var, nasıl olacağını bilmediğim meçhul yarınlar taşıyorum. Annem nasıl acaba, onu sedyede götürenlerin telaşlı halleri geliyor gözümün önüne. Allah'ım ya bu onu son görüşümse, ya vedamız bu şekilde olacaksa? Hayır, hayır olamaz böyle bir şey, olmamalı, hayallerimiz var bizim annemle. Kavuşmayı istediğimiz tatlı günlere dair beslediğimiz nice umutlarımız var bizim. Gitme anne, ne olur gitme. Gönlümde açmayı bekleyen çaresiz umutlarım, sende bitme. Omzuma dokunan el çekip alıyor beni çıktığım yolculuktan. Nemlenen gözlerle bakıyorum, güzel bir şeyler söyleyeceği ümidiyle heyecanla doğruluyorum çöktüğüm yerden:

"Gel bakalım delikanlı, komiserim seni istiyor."

Ellerim kelepçeli, gözlerim nemli ve omuzlarım çökmüş bir halde giriyorum komiserin odasına. Üzerinde dosyaların yığılı olduğu bir masası var. Yığınların arasında ise bir kız, bir erkek masum gülümsemeleri ile gözüme çarpıyor ahşap bir çerçeveden. Çocukları olduğunu anlıyorum hemen. Masumiyetten uzak bunca dosyanın arasında ne işleri var diye düşünüyorum öylesine. Duvardaki saate takılıyor gözlerim. Babalarını gelecek diye beklemiş sonra da uyuya kalmış olmalılar. Sabah uyandıklarında hemen annelerine soracaklar babam geldi mi diye biliyorum. Anneleri ise gelmedi diyecek, işi uzamış diyecek ve bu iki masum gülücük, babaları ile kurdukları güzel hayalleri sonraki güne erteleyecek.Yine de imreniyorum onlara. En azından babaları var, gelecek mutlaka biliyorlar. Kapı çalacak bir akşamüzeri ve koşarak sarılacaklar boynuna. Öpecekler doyasıya ve neşe içinde kaşıklayacaklar huzur dolu çorbayı.Komiser görüşündeki sertliğin aksine, oldukça sakin karşılıyor beni. Eliyle masanın önündeki koltuğu gösteriyor:

"Otur bakalım delikanlı, seninle konuşalım biraz."

Yine yapıyorum ne söylenirse, ağır bir şekilde koltuğa oturuyor ve meraklı gözlerimi komiserden hiç ayırmıyorum:

"Buraya neden geldiğini biliyorsun değil mi?"

"Biliyorum komiserim, ama benim bir suçum yok, yolumu kestiler, para istediler benden."

"Bıçakladığın adama bakılırsa, paranı alamamışlar."

"Ben bıçaklamadım komiserim, boğuşmaya başladık, ayaklarımız birbirine takılınca yere düştük, ondan sonrası..."

"Ondan sonrası hemen sapladın bıçağı."

"Hayır, saplamadım, bıçak onun elindeydi zaten, ben kendimi korumaya çalıştım."

Komiser önündeki kağıdı okumaya başlıyor, görünüşe göre hiç de acelesi yok gibi. Ama benim çok acelem var. Dilimden çaresizce dökülüyor kelimeler:

"Annem."

Sertçe kaldırıyor başını, dikkatimi neden dağıtıyorsun der gibi bakıyor bana:

"Ne dedin sen?"

"Annem dedim efendim, annem çok hasta, hastaneye götürdüler, ne olur bırakın gideyim yanına, söz veriyorum onu bir kez görüp hemen gelirim."

Gülümsüyor, ama bu öyle alaycı bir gülümseme değil, içten ve sıcak bir gülümseyiş olduğuna inandırıyorum kendimi, dosyayı kapatırken konuşuyor:

 

"Yaptıklarına dayanamamıştır kadıncağız."

"Hiç bir şeyi bilmiyor ki, ben onu hareketsizce yatarken buldum evde, ne olur komiser bey gönder beni anneme."

Beni anlamaya çalışıyor galiba, başını önüne eğmesinden anlıyorum bunu. O da bir evlat çünkü onunda bir annesi var. Kim bilir kaç gece sabahladı polis evladını beklerken pencerede, anlar beni. Suskun gözlerim Komiser Beye bakarken, yüreğim haykırmaya devam ediyor, Allah’ım alma annemi benden, alma Allah'ım. Komiser, derince bir nefes alıyor, gözleri ahşap çerçevede gülümseyen çocuklarına takılıyor. Sonra göz göze geliyoruz. Sesi bir öncekinden daha yumuşak çıkıyor şimdi:

"Bak delikanlı, suçsuz olabilirsin, ama ben seni şuan bırakamam, bu gece bizimle kalacaksın. Gerisine yarın karar vereceğiz."

"Peki ya annem?"

Derin bir nefes daha, titrek bir şekilde verilen duygusal bir cevapla ikna etmeye çalışıyor beni:

"Sen dua et adam ölmesin, annen içinde endişe etme, ben ararım şimdi hastaneyi, son durumunu arkadaşlar söyler sana."

Ne, adam ölmemiş mi, Allah'ım ne güzel bir haber bu. Annem hakkında bilgi de verecekler bana. Çağlayanlar damla damla düşerken gözlerimden, konuşmaya bile dermansız olduğumu hissediyorum. Arkamda bekleyen polis eşliğinde odadan çıkarken yere düşen gözyaşlarım, komiser beye olan minnet duygularımın ifadesi. Karanlık bir odaya götürüyorlar beni. İçeri girmeden üzerimdekileri alıyorlar. Neden böyle yaptıklarını biliyorum. Tokayı elimde sıkıca tuttuğumu gören polis ağabey almıyor onu. Nasıl mutlu oluyorum anlatamam. Kara geceye hapsederken, özgürlüğümü veriyor sanki bana. Ben ona gülümsüyorum, o da bana. İçerisi tenha bir karanlığa hapsedilmiş, Duvarlarını beyaza boyayarak geceye meydan okumuşlar ama nafile. Siyah gecenin koynundan çok dakika çalındı bugün. Sabah olmuştur çoktan. Hep bu saatlerde güneşi görürdüm ben. Karanlık hayatıma aydınlık vermesi için yalvarırdım sessizce. Sahi güneş nerede, yalvarmam gerek ona, sessiz çığlıklarımı göndermeliyim altın sarısı duruşuna. Aslında bu sorunun cevabı hiç de zor değil, hayat neredeyse güneş orada, bende hayat yok ki.

Kelepçesi çözülen bileklerimi ovalıyorum, bana hayat veren birkaç saç telini koklarken bir polis beliriyor nezarethanenin kapısında. Boynu bükük sanki, bakışları donuk ve hüzünlü. Aman Allah'ım annem…

(Devam Edecek)

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar