AMA BEN ÜZÜLÜYORUM…
Pınar Çağlıner

Pınar Çağlıner

AMA BEN ÜZÜLÜYORUM…

24 Aralık 2017 - 22:22

Bizler, hayallerinde Pollyanna’yı, Keloğlanları canlandıran bir nesildik. Nasrettin Hoca ile, Ömer Seyfettin gibi yazarların öğretileriyle büyüyen bir nesildik. Oyuncaklarımız her daim evin bireylerinin yer aldığı mekan da ve zamanda oynanırdı. Sohbet edileni dinler, sevgiyi, saygıyı öğrenirdik. Akşam yemeklerinde kurulan sofralarda anne babamızı, kardeşlerimizi görür, günü konuşurduk.

Küfür nedir bilmezdik, utanılırdı. Bir öpüşme sahnesinin yer aldığı film sahnesinde kanal değiştirilirdi. Seyredilen en çarpıcı ve ürkütücü film sahnesi Alfred Hitchock’un Psycho filminin duş sahnesiydi.

Merak ettiklerimizin yanıtlarını aile büyüklerimizin ahlak ve toplumsal gerçekliğinden süzülerek verilen yanıtlar ile öğrenirdik.

Bilirdik aile gezmelerinin tadını, tuzunu. Komşunun önemini, selamlaşmayı, hal hatır sormayı. Pikniklerde top oynayarak, hayvanat bahçesi gibi hafta sonlarını ailecek düzenlenen keyif verici yerlerde, aile bütünlüğünü yaşayarak gerçekleştirirdik. En soğuk günlerde dahi aksatılmayan aile gezmeleri sonunda, sıcacık evde olmanın mutluluğunu yaşayarak büyüdük bizler. O anlarda, bu şekilde öğrendik büyüye saygısı, söz dinlemeyi, aile kavramını, doğruyu yanlışı, sakıncalıyı, olması gerekeni, büyükler konuşurken sıramızı beklemeyi. İzin almak bizler için zor ve önemliydi. Sabretmeyi, sabretmek zorunda olduğumuzu, her istediğimizin olamayacağını, karnemizin hepsi peki ise bisiklet alınacağını bilirdik.

Önemliydi bizim için babamızın gece eve gelişi. Annemizin bir sözü ile oturuverirdik bir köşeye. El öpmenin ne anlama geldiğini bilirdik.

Sonra bayramların el öpmekten çıkıp, tatillere dönüştüğü zamanlar başladı. Çocuklar bizim adetlerimizden uzak büyümeye başladılar. O bayram heyecanlarını yaşamadıkları için duygularının bizler gibi sevgi ve paylaşımlarla dolu gelişememesinin yanı sıra, artık bayramların sadece tatil olduğunu bilerek büyüyen bu nesil ile gelecekte bayramlar ne olacak hiç bilemiyorum.

Akşamları kurulan yemek sofraları azalmaya başladı. Çocuklar bir türlü kaldırılamayan bilgisayar masasının üzerine konan tabaktan yemeye başladılar yemeklerini. Sormak öğrenmek istedikleri artık parmaklarının ucundaydı. Doğru ya da yanlış sorulara alınan yanıtlar ile bilgi haznelerine ek yapmaya başladılar. Kontrolden geçmemiş yanıtlar artık onların hayatlarında.

Bizler duş sahnesinde bıçaklı bir adamın saldırısına uğrayan başrol karakterini dehşet içinde izlerken, çocuklar  “Testere” filmleriyle buluştular. Seyretmemesi gerektiği söylenmeyen ortamlarda, öğrenmemesi gereken şeyleri öğrenen çocuklar…

Biz büyüklerse, dizilerle tanıştık. Bu diziler hayatımıza o kadar usulca sokuldu ki, hiç kimse farkına varamadan tüm geceyi televizyonun başında yaşanmaya başladı. Bu esnada ne mi oldu? Akraba ziyaretleri, arkadaş, komşu toplantıları, aile sohbetleri  azaldı ve azaldı.

Salak kelimesinin dahi bipplendiği  eski Türk filmlerinden geldik günümüzün dizilerine. Kadına, çocuğa yapılması uygun olmayan hareket ve sözleri izler olduk. Bizlere bir şey kazandırmayan, tam aksi ailemizin zamanından çalan, hayatımıza müdahale eden birçok diziyi normal kabul ederek, kapılıp gittik. Öyle ki, bundan on sene önce seyretmeyeceğimiz kareler hayatımıza uyum sağladı, onları normal kabul ederek, hayatımıza da dahil ettik.

Kitap okumaların azaldığı, sohbetlerin kesildiği, sosyalleşmenin bitmeye başladı bir dönem geldi çattı. Ancak en kötüsü de bu durumun getireceği zararların farkında olmadan aynı düzen ile hayatı harcıyoruz.

Hangi birimiz geçmiş yaşam tarzından şikâyetçiyiz? En son bir büyüğünüzü ne zaman ziyarete gittiniz. Evinizde en son ne zaman bir misafir ağırladınız? Hangi hafta sonu çocuklarınız ve eşiniz ile piknik yaparken salıncak kurdunuz, ip atladınız? Peki çocuğunuz ip atlamayı, elim sende oynamayı biliyor mu? Onlarla saklambaç oynadınız mı? Ya da misket? Oyun ne olursa olsun, dokunarak, göz göze ne zaman sohbet ettiniz? Çocuğunuzla, eşinizle, annenizle…

Avmler gezmelerin merkezi oldu çıktı. Doğa ile çocukların buluşması ancak yolda yürürken denk geldikleri ağaçlar ile oluyor. Bizler toprakta top böceklerini incelerken büyüdük ki, hala bir karınca ezmemek için yürürken dikkat ederiz, bir kediye tekme atmama vicdanına sahibiz.

Kitap okuyan çocukların tercih ettiği kitap çeşitleri canavarlardan oluşan, korku yüklü çizimlerden yer alan kitaplardan oluştu. Bu kitapların ilk örneği yabancı bir yazarın kitabıyla başladı. Dikkatinizi çekerim,  çocuklara hiçbir bilgi aktarımı olmayan,  tam aksine duygusal zekalarını geliştirmeyen kötü etkileyen bu kitapların tüm yazarları yabancı. O kitaplar ile çocuklarımızın duygusal zekası şekillendiriliyor. Sonra o duygusal zeka ile Ömer Seyfettin gibi ünlü ve edebiyatımızın en önemli kaleminden Kaşığı kitabını okuyunca, o çocuklar bir şey algılayamıyor ve beğenmiyor. Türkçe dilini, sevgi ve hoşgörü odaklı kalemlere, ne hayatında ne de düşünce tarzında yer alamıyor.

Ben çok üzülüyorum. Sanki savaşların şekli değişti de, biz Türk toplumunu yozlaştırmaya, adetlerimizden, gelenek ve göreneklerimizden koparmaya yönelik bir saldırı var gibi hissediyorum. Yoksa bu kötülüğü hiçbir toplum kendi kendine yapmaz.

Yukarıda çizdiğim manzara kimi evlerde mevcutken, kimi evlerde ise çok farklı. Benim evimde dahil, okul zamanı gelince televizyonun açılmadığı, telefonların sessize alındığı, aile odaklı yaşanan geceler yaşayan, kaliteli zaman yaşayan evlerde mutlu ve kendini değerli hisseden insanlar var. Teknolojinin yararlarını inkar etmeyen ancak kontrolsüz teknolojik yaşamın karşısında olan ben, hem bir okur, hem bir yazar, hem bir anne, hem bir Türk kadını olarak rahatsız duyuyorum. Bizlere gelebilecek zararların farkında olması gereken, yine bizleriz. Kendi hayatımıza, sorumlu olduğumuz kişilerin hayatına belki de müdahale zamanı geldi ve geçiyor. Boşanmaların çoğaldığı, çocuklarımızın internet oyunlarından, diyalogsuz yaşamdan, aile bağlarının kopukluğundan, paylaşım ve yaratıcıktan uzak bir yaşantıdan gittikçe içimize kapandığımız bu dünyadan uyanma zamanının geldiğine inanıyorum.

Ben bayramlarda verilen mendil hatıralarıma, piknik sahnelerime, el öpme adetimize, annemizin bize meyve kesip uzatırken ki sevgi anlarını ve diğer Türk’ü Türk yapan özelliklerimize sahip çıkıyorum. Ve diyorum ki, bu güzelliklerimize sahip çıkacak nesiller yetiştirelim.

Özellikle “çocuklarımız okusun da ne okursa okusun” mantığını bırakarak, Türkçe diline sahip, bizim toplumsal gerçeklerimizi yansıtan, bilgi kapasitelerini doldurucu kitapları seçerek okumasını sağlayalım.

Sevgiyle…

 

 

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Birsen TANKAYA DİNÇ
    1 yıl önce
    Pınar hn. Sanki masalmış gibi yaşadığımız çocukluğumuz ne jadar özelmiş, var o*** bu değerleri yaşatan kaç kişiyiz acaba! Kaleminize sağlık

Son Yazılar